30 Kasım 2010 Salı

aynaya bakan yağmur

öncesinde: http://blogyagmuru.blogspot.com/2010/11/kimseyle-konusmuyorum-artk.html



Ölüm bir ten kokusu kadar yakındı Yağmur'a.
Dokunup hissetirmeyecek kadar değmişti ya da.
Ve O,Aynaya bakan Yağmur, hayatının sınırlarını görmeyi başarmıştı bu yaşam oyununda.

Bir trafik kazasıyla..

Eski yaşlı arabasını eski yaşlı bir ağaca vurduğundan beri yaşadığı o boşluk kokan zamandan sonra,
alçılı ayağı ve küçük bantlarla kaplı suratıyla evine yollanmıştı güneş ağarırken.


TAksiden inip, taksicinin yardımıyla evine adım atmıştı sonunda
ÜZerinden bir kamyon geçmiş gibi yorgundu ruhu ve yaşlı bir ağaca çarpmış kadar sızı doluydu bedeni.
İçine çekti kokuyu.
Tanıdıktı: Terk edilmişlik kokusu.

Ceviz ağacından yapılmış işlemeli sehpanın üzerinde bıraktığı bitki çayının küflenmeye yüz tutan dibini gördü. Yüzünü ekşitti. Değnekleriyle hareket ederek odadan aldığı bardağı mutfağa götürdü. Lavaboya koydu, biraz su akıttı üzerine. Yeni uzuvlarıyla ilişkisi acemiceydi.ARada sendelese de küfür etmedi bu defa. Sinirleri alınmış gibiydi saatlerdir.

Yorulmuştu üstelik. Deli gibi yorgundu. Aslında kimseyi görmek istemeyecek kadar hareketsizleşmişti içindekiler

Hazır mutfağa gitmişken,yıllardır uyuşmuş ruhunu anımsadı ve kahve makinesini çalıştırdı, birkaç dakika sert kahvesinin bardağına dolmasını bekledi sabırla. Aniden karar değiştirip salona geçti. Arşivden özenle arayıp bulduğu en sevdiği şarkıları kaydettiği Cd’sini taktı müzik setine.

Odayı naif bir melodi, utangaç bir dokunuş kapladı. Bu uymu bozarcasına buradayım ben diyen kahve makinesinin uyarı sesi çınladı aniden. Asi ve tiz bir sesle.

Yağmur huzurunu bozmadan,topallaya topallaya gidip kahvesini aldı, salondaki yeşil deri koltuğuna yaslanıp, sallanmaya başladı. Uyudu uyuyacaktı, güneşin ılık sıcaklığı üzerine çöküyordu bu sessizlikte.

Yalnızlık katran gibi kaplamıştı sarı papatyaları, ayağı sızlıyordu;melodi berrak bir aydınlık katıyordu derin saklanmışlara,içinde kalan yumuşaklıklar sızlıyordu. Gözünden yaş damladı belli belirsiz, sağ gözünden. Çünkü sağa doğru çevirmişti başını ve tam dudaklarını aralayıp boşluğa bir şeyler fısıldayacakken telefon çalmaya başladı. O sert ve keskin telefon sesi ısrarla kapladı etrafı. Aniden irkildi Yağmur. Gözlerini araladı, rüyadan uyanır gibi şaşkındı. Halbuki birkaç dakika bile olmamıştı gözlerini kapatalı. Uzandı, ahizeyi kaldırdı.

Alo?
Geliyorum yanına 10 dakikaya.
Ne?
Pat!

Bir süre anlamaya çalıştı konuşanın kim olduğunu. Telefon ne olduğunu anlayamadan kapanınca daha bir netleşti kafasındaki soru işaretleri: Lucas. Ne zaman dönmüştü, nereden bulmuştu onu, neden bu kadar heyecanlı idi?

Kahvesini yudumlamaya devam etti. Ayağı fena sızlıyordu. Yumuşak bir yastık üzerine uzattı ayaklarını. Yüreği fena sızlıyordu. Sert bir geçmişi üzerini kapattı yüreğinin.
Geçmişinden geleceğine bu denli hızlı ve cesur bir aramayla akmaya çalışan adamı hatırlıyordu. Belirsizlikler zihninde karıncalanmalar yaratıyordu. Kalbi hızlı atmaya başladı.İçini bir kaos kaplıyordu. Artık başı da dönmeye başlamıştı. Bir şişe şarap bitirmiş gibi ya da bir tutam ot çekmiş gibi hızla kaybediyordu gerçekliği. Kontrolünü yitirmeye başlamıştı sanki, dümenler kırılmış, güverte başına buyruk hareket ediyordu . Lodos yönetiyordu iç denizlerini ve O, bu denizlerde dümensizce yol alıyordu. Midesi bulanmaya başladı, işte o azgın dalgalar yine içini kaldırmıştı. Karnında garip bir hafifleme ile zihnindeki o ağırlaşma birbiriyle savaşıyor, iç savaşta büyük kayıplar veriliyordu. Eli titremeye başladı, kahvesini düşürdü yere. İki ses birbirine karıştı.
Kapının yumruklanma sesi ile porselenin parçalanma sesi.
Ne kadar da benziyordu bu sesler iç savaşındakilere..